ADALETİN CİNSİYETİ
- 4 Mar
- 2 dakikada okunur
Adalet kavramı hep tarafsızlıkla anılır . Terazinin bir kefesinde hak , diğer kefesinde vicdan vardır. Ama bazen o teraziyi tutan ellerin hangi dünyadan geldiğini sorgulamak gerekir. Adaletin terazisini elinde tutan eller her zaman tarafsız mıdır?Modern hukuk sistemleri , eşitlik ve tarafsızlık ilkesi üzerine inşa edilmiştir ; ancak toplumsal cinsiyet rolleri, kadının adalet önündeki konumunu yüzyıllardır gölgelemektedir . Kadınların yaşadığı adaletsizlik, yalnızca kanun metinlerinde değil, o kanunları uygulayan zihniyetlerde de kök salmıştır.Hukuk metinlerinin "cinsiyetsiz " görünümü ,cinsiyet körlüğünü gizleyen bir maskedir .
Bugün birçok ülkede, anayasalar "kadın ve erkek eşittir" hükmünü içerir. Fakat mahkeme salonlarında, savcının ses tonundan hakimin sorduğu sorulara kadar her şey, kadın kimliğinin sorgulandığı bir tiyatro sahnesine dönüşebilir. Kadının nasıl giyindiği , nasıl konuştuğu, nerde bulunduğu bile "adaletin terazisinde " ölçülür hale geldi . Ne yazık ki bu durum yalnızca az gelişmiş toplumlarda da değildir ; gelişmiş hukuk sistemlerinde dahi "örtük cinsiyet ayrımcılığı" görünmez bir duvar gibi kadınların önünde durmaktadır.
Kanun maddeleri çoğu zaman "tarafsız "yazılır;ancak toplumsal koşulların erkek egemenliğine göre şekillenmiş olması,bu tarafsızlığın yalnızca bir yanılsama olmasına yol açar. örnek vermek gerekirse kadınların mağdur olduğu davalarda ,failin "iyi hali " hâlâ konuşuluyorsa orda adalet eksiktir .Bir adam kravat taktı diye cezası azalıyor,ama kadının yaşadığı tramva bir dipnota dönüşüyor .Bu sadece hukuki boşluk değil ; kadının hayatının hafife alınmasıdır . Boşanma davalarında ise hâlâ "kusurlu eş" etiketi çoğu zaman kadına yapıştırılıyor . Çalışan , kendi ayakları üzerinde duran, sosyal çevresi olan kadınlar "aileye bağlı değil" gerekçesiyle eleştiriliyor . sanki kadının özgür olması, hâlâ bir tehdit gibi görülüyor.
Yargılamalarda kullanılan dil de başlı başına bir problem. Bir kadın cinsel saldırıya uğradığında hâlâ şu sorular sorulabiliyor:Direndin mi?, Neden o saatte oradaydın?,Üzerinde ne vardı? Bu sorular kadının yaşadığı tramvayı anlamak yerine onu sorguluyor. Yani adalet, kadını korumak yerine onu yeniden yaralıyor.
Kurumsal tarafta da tablo pek farklı değil . Kadın hukukçuların sayısı artsa da ,karar verici konumunda olan kadın sayısı hâlâ çok az . Yüksek yargı organlarında ,baro başkanlıklarında veya büyük hukuk bürolarında çoğunluk erkeklerde olmakla beraber kadın oranı %20 'nin altındadır.Erkek hakimler ceza veya ticaret mahkemelerinde "daha prestijli " görevlerde yer alırken kadın hakimlerin genellikle "aile mahkemelerine " verilmesi bile sistemin ne kadar cinsiyetli işlediğini gösteriyor.Sanki kadının uzmanlığı sadece "ev ,aile ve duygularla" sınırlıymış gibi .Oysa kadın, sadece mağdur değil ; aynı zamanda hukuk üreticisi, yorumlayıcısı ve dönüştürücüsü olabilir.
Adaletin cinsiyeti yoktur. Olması da gerekmez . Gerçek adalet, yalnızca yasalarla değil,zihniyetle ölçülür .Bir ülkede yasalar eşit olsa bile ,o yasaları uygulayan insanlar önyargılıysa ,adalet eksiktir . Kadınlara yönelik adaletsizlik , salt hukuki bir sorun değil; aynı zamanda kültürel , politik ve zihinsel bir meseledir . Gerçek adalet , yalnızca yasaları değiştirmekle değil , zihniyetleri dönüştürmekle mümkündür . Kadınlar ,kendi hikayelerini savunma kürsüsünde değil,yasa yapıcı masalarda anlatmalıdır.Kadınlar yargının nesnesi değil , öznesi olmalıdır.Hukukun dili değişmediği sürece,adaletin hep bir tarafı ağır basacaktır . Kadınların sesi yükselmeden , "eşitlik "yalnızca bir cümle olarak kalacaktır . Adalet, gerçekten kör olacaksa ,cinsiyet görmemeyi de öğrenmeli. Ve belki de en temel soru şudur:
"Adaletin gözleri mi bağlı, yoksa kadınları görmemeyi mi tercih ediyor ?
Hafsa Nisa Al

Yorumlar